Özer Or: “28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”

“Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü ülkemize özel ağır bir gerçeği yüzümüze vuruyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 2.000 işçi çalışırken hayatını kaybediyor. Bu kayıpların büyüklüğü artık afet ve savaşlarla kıyaslanabilecek bir tabloyu ortaya koymaktadır. Şantiyelerde, fabrikalarda, madenlerde adeta işçi kanı dökülmektedir. OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu tablo, münferit değil yapısal bir soruna işaret etmektedir.
Tam da bu nedenle, sorunlara evvela isme dikkat çekerek başlamak gerekir. “İş sağlığı ve güvenliği” ifadesi teknik bir alanı çağrıştırırken, “işçi sağlığı” vurgusu meselenin öznesini görünür kılar. Bu yalnızca bir terminoloji tartışması değil; emeğin mi yoksa üretimin mi merkeze alınacağının ifadesidir.
Bu ölümlerin önemli bir bölümünün inşaat sektöründe yoğunlaşması ise tesadüf değildir. Bu ülkenin kentlerini, yollarını, köprülerini inşa eden işçiler, en güvencesiz ve en yüksek risk altında çalıştırılmaktadır. Dahası, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanamadığı çalışma ortamlarında üretilen yapıların güvenliği de tartışmalıdır. Güvensiz şantiyelerde güvenli yapılar inşa edilemez. Buna rağmen mevcut yapı denetim sistemi, şantiyelerdeki çalışma koşullarını ve işçi güvenliğini kapsamayan dar bir çerçevede işlemektedir.
İş kazalarına ilişkin verilerin sağlıklı ve şeffaf biçimde tutulmaması, firmalara bu konuda gerçek anlamda bir hesap verme ve cezai sorumluluk yüklenmemesi sorunun derinleşmesine yol açmaktadır. Görünmeyen veri, sorumluluğu da görünmez kılıyor. Bu tablo içinde işçi sağlığı ve iş güvenliği sorumluluğunun, işverene bağımlı çalışan iş güvenliği uzmanlarının omuzlarına bırakılması ise ayrı bir çelişkidir. Bağımsız olmayan bir denetim mekanizmasından etkin sonuç beklemek mümkün değildir.
1 Mayıs’a yaklaşırken açıkça görülmelidir ki, işçi sağlığı ve iş güvenliği meselesi işçi sınıfı mücadelesinin en temel başlıklarından biridir. Fazla mesainin yaygınlaşması, eksik istihdamın kronikleşmesi, kamunun sigorta primi ve vergi kayıplarının büyümesi gibi sorunların çözümü de buradan geçmektedir. Özellikle kamu kurumlarında ve yerel yönetimlerde yaygınlaşan taşeronlaştırma, sorumluluğu parçalayarak denetimi etkisizleştirmekte ve bu düzeni yeniden üretmektedir.
Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları bir tercih değil, en temel haktır. Sosyal devlet, en önce işçinin yaşamını koruyabildiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle amaç açıktır: Güvenceli istihdam, bağımsız ve güçlü denetim, şeffaf veri ve gerçek yaptırımlar. İş cinayetlerinin son bulduğu bir düzen, ancak emeğin yaşam hakkını merkeze alan bir anlayışla mümkündür. 1 Mayıs’a giderken bu gerçeği hatırlamak ve gereğini yapmak hepimiz için yurttaşlık ödevidir.
Özer Or, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube eski Yönetim Kurulu Üyesi






