Gündem

“NATO 3.0”: Bedeli ne, kimin güvenliği için?

NATO Zirvesi öncesinde yaşanan basın akreditasyonu tartışmaları, gözaltılar ve toplantı-gösteri hakkına yönelik kısıtlamalar kamuoyunun gündemine oturdu. Ancak bu tablo güncel hak ihlallerinin ötesinde daha temel bir soruyu da beraberinde getiriyor: Güvenlik kimin için, kime karşı ve kim tarafından tanımlanıyor?

NATO tartışması savunma bütçeleri, askeri kapasite veya diplomatik pazarlıklarla sınırlı değil. Soğuk Savaş koşullarında ortaya çıkan NATO, kuruluşundan bugüne Batı merkezli siyasal, ekonomik ve askeri düzenin temel kurumlarından biri olarak işlev gördü. Bu nedenle NATO’nun geleceğini tartışmak, aynı zamanda mevcut küresel güç ilişkilerinin hangi çıkarlar etrafında şekillendiğini tartışmak anlamına geliyor.

Savaş karşıtı ve anti-emperyalist hareketlerin itirazı da tek tek askeri kararların ötesine geçiyor. Asıl mesele, dünyanın sürekli askeri bloklar, nüfuz mücadeleleri, kaynak rekabeti ve sermaye çıkarları üzerinden şekillenmesine karşı çıkmak. Bu nedenle güvenlik kavramının kimlerin ihtiyaçları ve çıkarları üzerinden tarif edildiği sorusu merkezi önem taşıyor.

Elbette NATO’yu savunanların güçlü bir argümanı var. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gerçek ve özellikle büyük güçlerin baskısını yaşamış ülkelerin güvenlik kaygıları soyut değil. Yine de bu gerçeklikten çıkacak tek sonucun daha fazla silahlanma ve daha büyük askeri bloklar olup olmadığı tartışmaya açık. Anti-emperyalist itiraz, tehditleri yok saymak değil, bu tehditleri sürekli yeniden üreten dünya düzenini sorgulama iddiası taşıyor.

Bazı güvenlik çevrelerinde “NATO 3.0” olarak adlandırılan yeni dönem, Avrupa’nın yeniden silahlanmasını, savunma sanayii kapasitesinin büyümesini ve ittifakın daha hızlı askeri hareket kabiliyeti kazanmasını hedefliyor. Ölçeği görmek açısından bu tablo dikkat çekici: NATO üyelerinin toplam askeri harcaması bugün yaklaşık 1,6 trilyon dolar düzeyindeyken Rusya’nınki 190 milyar dolar civarında. Rakibinin katbekat üzerinde kaynak kullanan bir ittifakın bu harcamayı daha da büyütmeyi hedeflemesi, savunma ihtiyacının yanında daha geniş bir stratejik ve siyasal yönelime de işaret ediyor. Yoksulluk, eşitsizlik, iklim krizi ve toplumsal sorunların büyüdüğü bir dönemde devasa kaynakların yeni silahlanma süreçlerine aktarılması teknik değil, siyasal bir tercih.

Savunma harcamalarının milli gelirin yüzde 5’i seviyesine çıkarılması hedefi de bu açıdan değerlendirilmeli. Tartışma sadece bütçelerin büyüklüğü değil, toplumların ürettiği zenginliğin hangi amaçlar için kullanılacağıyla ilgili. Daha fazla silah ve askeri kapasite tercih edilirken eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik gibi alanların geleceği de aynı tercihin parçası haline geliyor.

Kapitalist dünya düzeni içinde güvenlik çoğu zaman devletlerin, pazarların, enerji yollarının ve sermaye birikim süreçlerinin güvenliği olarak ele alınıyor. Buna karşılık insanlığın ortak kurtuluşunu merkeze alan bir yaklaşım, güvenliği insanların savaş tehdidinden, sömürüden ve eşitsizlikten uzak yaşayabilmesiyle birlikte düşünüyor.

Türkiye açısından da mesele yalnızca “NATO içinde daha önemli hale geliyor muyuz?” sorusu değil. Türkiye’nin Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bölgede kritik konumu diplomatik fırsatlar yaratabilir. Ancak önemli olmak ile karar verici olmak, hatta önemli olmak ile özgürleşmek aynı anlama gelmez.

1962 Küba Füze Krizi bu açıdan dikkat çekici bir örnek sunuyor. Türkiye’deki Jüpiter füzeleri Washington ile Moskova arasındaki pazarlığın başlıklarından biri haline geldi. Türkiye ittifakın stratejik üyelerinden biri olarak görülmesine rağmen, kendi topraklarındaki silahların geleceğini belirleyen süreçte esas karar verici konumda değildi.

Bugün de stratejik önem daha fazla etki alanı yaratabileceği gibi daha fazla askeri sorumluluk, bağımlılık ilişkisi ve büyük güç mücadelelerinin içinde daha fazla yer almak anlamına gelebilir. NATO içindeki savunma sanayii anlaşmaları, teknoloji paylaşımı, enerji politikaları ve bölgesel çıkarlar da bu güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

Bu nedenle NATO’nun yeni döneminde Türkiye’nin nasıl bir rol alacağı kadar, bu rolün hangi dünya düzeninin parçası olduğu ve halkların kendi gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olabildiği de önem taşıyor.
Zirve dönemlerinde kamusal alanın daraltılması, protesto hakkının sınırlanması ve gazetecilerin çalışmalarının engellenmesi bu yüzden meselenin tam merkezinde duruyor. Bu kısıtlamalar, güvenlik politikaları demokratik denetimden uzaklaştığında nasıl sonuçlar doğabileceğini hatırlatıyor.
İnsanlığın geleceğinin sürekli büyüyen askeri blokların ve silahlanma yarışlarının dengesi üzerine kurulması kaçınılmaz değil. NATO 3.0 tartışması tam da bu noktada yeni bir askeri strateji başlığının ötesine geçiyor. Önümüzde duran tercih, kaynakların silaha mı insana mı, rekabete mi dayanışmaya mı, mevcut düzenin devamına mı yoksa daha eşit ve özgür bir geleceğe mi yöneltileceği sorusunda düğümleniyor.
ÖZER OR
İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi önceki dönem Yönetim Kurulu Üyesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu