Gündem

Kılıçdaroğlu: “3 Aralık’a kadar sabredin yeni vizyonu açıklayacağız”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: “3 Aralık’a kadar sabredin. 3 Aralık’ta yeni bir vizyonu açıklayacağız… Ekiplerimiz hazır, yatırımcılar hazır, taze para da hazır. Türkiye’yi bu beladan sonuna kadar kurtaracağız” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Biz beraber olmaktan yanayız. Biz birlikte olmak, birlikte çalışmak, birlikte konuşmak, birlikte düşünmekten yanayız, beraberlikten yanayız. Ayrılığı kabul etmiyoruz. Ayrışmanın hiç kimseye bir faydası yok. Beraber olmak, birlikte olmak, birlikte konuşmak, birlikte çalışmak dertlerimizi yani Anayasa’da yazıldığı gibi tasada ve kıvançta beraber olmak zorundayız. Bizi millet yapan bu hasletlerimizdir. Ama şimdi bizi dinleyen vatandaşlarımın tamamına seslenmek istiyorum. Gerçekten de bizi bir yapmak istiyorlar mı? Oturup konuşmamıza fırsat veriyorlar mı? Sorunlarımızı özgürce anlatabilme imkanı veriyorlar mı? Düşüncesini özgürce açıklama imkanı veriyorlar mı? Sorunlarını dile getiren vatandaşlar, özgürce bu sorunlarını dile getirebiliyorlar mı? Büyük bir sorunumuz var ve bu sorunu aşmak zorundayız.

Bu sorunu aşacak olan milletimizin kendisidir ve iradesidir. Yani sandığa giderken her bir vatandaşımın, tek tek her bir vatandaşımın sorumluluğu var. Sorumluk bana ait mi? Biliyorum, benim de sorumluluğum var ama benim kadar sıradan vatandaşın da sorumluluğu var. Huzur içinde yaşamak istiyorsanız, beraber yaşayalım diyorsanız, kimsenin kimliğini, inancını, yaşam tarzını siyasete malzeme etmek istemiyorsanız, -çok açık ve çok net söylüyorum- oyunuzu bize vereceksiniz. Çok açık, çok net söylüyorum.

Bu ülkede barışın adresi biziz, huzurun adresi biziz. Kavgayı değil, kucaklaşmayı savunan biziz. Kavgayı değil, geçmişin kinini, öfkesini bugüne taşımak değil, helalleşmekten yana olan ve bunu dillendiren biziz. Biz 85 milyonu kucaklamak istiyoruz, beraber yaşamak istiyoruz ve birlikte yaşamak istiyoruz, tasada ve kıvançta beraber olmak istiyoruz.

Sorunlarımız var biliyorum. Her gün yeni bir sorunla karşılaşıyoruz, bunu da biliyorum. Bazı sorunlar neredeyse her gün yaşanır hale geldi, bunun da farkındayım. Sıradan vatandaşımız da bunun farkında zaten ama Türkiye’yi buradan çekip çıkarmak zorundayız. Birlikte yapmak zorundayız bunu, demokratik kurallar içinde yapmak zorundayız, kimseyi üzmeden yapmak zorundayız, kimseye kin ve öfke duymadan yapmak zorundayız. Biz bunu yaptığımız zaman ülkeye demokrasiyi getireceğiz, ülkeye huzuru getireceğiz. Her evde endişe var, her evde var endişe. Gelir düzeyi ne olursa olsun, en zengin de endişeli, en fakiri de endişeli. Dertleri farklı olabilir ama endişe var. Türkiye’yi bu endişe girdabından çekip çıkarmak zorundayız. Elin oğlu, diğerleri, diğer ülkeler refah içinde yaşarken, biz neden derin bir yoksullukla karşı karşıya olalım? Neden evlerde huzur olmasın? Bizim neyimiz eksik? Neyimiz eksik bizim? Siyasetin kör kuyusuna ülkeyi sokamazsınız. Siyasetin kör kuyusuna soktuğunuz andan itibaren, yani bir kavga ortamına toplumu ittiğiniz zaman, o toplumda huzur bırakamazsınız. İnsanların düşünceleri farklı olabilir. Farklı düşüncelerin bir araya gelmesi her zaman güzelliktir. İstişare dediğimiz kavramın temelinde de bu yatar zaten, beraber olmak, tartışmak yatar zaten. Boşuna mı demiş atalarımız “akıl akıldan üstündür” diye? Bunun için demişler. Oturalım, konuşalım… Konuşamayan bir Türkiye var, dertleşemeyen bir Türkiye var ve Türkiye’yi buradan çekip çıkarmak zorundayız.

O nedenle geçmişte iktidar partisine veya Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy veren vatandaşlarım olabilir. Onlara niye oy verdiniz diye bir soru da sormadım zaten. Herkesin iradesine saygılıyım ama bir şey söylüyorum o kardeşlerime: Türkiye’nin bu gidişinden siz de huzursuzluk duyuyorsanız, bu kadarı da olmaz diyorsanız, sandığa gidince oyunuzu rengini değiştirmek zorundasınız. Kendiniz için değil, evlatlarınız için değiştirmek zorundasınız, Türkiye için değiştirmek zorundasınız.

Terör belası… Değerli arkadaşlarım, bu coğrafyada terörden en büyük acıları yaşayan Türkiye’dir. Terörden en büyük acıları yaşayan bir ülkeyiz. Türkiye’yi bu girdaptan çıkarmak zorundayız. Sağlıklı ve tutarlı politikalarla Türkiye’yi bu girdaptan çıkarmak zorundayız ve bunu kendi irademizle, özgür irademizle yapmak zorundayız. Terör bir insanlık suçudur, bunu bütün dünyaya anlatmak zorundayız. Terörün sağı-solu yoktur, bunu da bütün dünyaya anlatmak zorundayız. Terörü acaba ne kazanırım, nasıl lehime çevirebilirim diye terör, iç politika malzemesi olamaz zaten, olmamalıdır da bu. Dolayısıyla terör bir insanlık suçuysa ve hepimiz insanlığa, insana saygı duyuyorsak, o zaman terör konusunda beraber olmak zorundayız, birlikte olmak zorundayız. Terör kimden, nereden, nasıl gelirse gelsin, hangi amacı taşırsa taşısın, hep beraber karşı çıkmak zorundayız. Kısır tartışmalarla terörün yanındaymış, terörün karşısındaymış gibi bir algı yaratmanın Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur. Tam tersine teröristlerin ekmeğine yağ sürersiniz, terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürersiniz. Onlar zaten toplumu ayrıştırmak istiyorlar, zaten bölmek istiyorlar toplumu. Biz Cumhuriyet Halk Partisi’yiz, biz halkın partisiyiz. Biz, ülkemizi yeniden inşa etmek istiyoruz, terörden uzak bir Türkiye olsun istiyoruz, herkesin huzur içinde yaşadığı bir Türkiye olsun istiyoruz. Her terör olayından sonra çekişme, kavga olmasın istiyoruz.

Beyoğlu’nda bomba patlatıldı; insanlar hayatlarını kaybettiler. Evet, güvenlik güçlerine teşekkür ediyoruz, hemen yakaladılar ama asıl sorulması gereken soruyu daha sormadık. Bu kişi, yani bu terörist sınırdan nasıl geçti? Kim geçirdi bunu sınırdan. Gelip sürekli olarak o bölgede kontrol yaptığı da, alan çalışması yaptığı da söyleniyor yazılıyor, çiziliyor. Nasıl oluyor bu? Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları yolgeçen hanına dönebiliyor? Nasıl oluyor bu?

Siz bu soruyu kendinize sormazsanız ve sınırda gerekli önlemleri almazsanız, teröristlere kapıyı aralamış olursunuz. Ben bunu söylediğimde kızıyorlar. Akılcı bir şey söylüyorum, teröre karşı bir şey söylüyorum; bu topraklarda terör olmasın diye bağırıyorum, çağırıyorum, konuşuyorum, düşünüyorum. Sınırları neden kontrol etmiyorsunuz siz? Kim izin verdi bu teröristlere? Daha pek çok uyuyan hücrenin olduğu yazılıyor, çiziliyor. Yani teröristler aramızda geziyor. Biz bunu söylediğimizde, “ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz.” E biliyorsan bu nasıl oldu arkadaş? Benim bunu bilmeye hakkım var; bırakın genel başkan olarak, bir vatandaş olarak bilmeye hakkım var benim.

Terör başımızın belası; önlem alacaksınız kardeşim, önlem alacaksınız. Siz önlem aldınız da biz karşı mı çıktık? Siz terörle mücadele ettiniz de biz karşı mı çıktı? Bir insanlık belası var, bu belaya karşı diyoruz ki: Ciddi önlemler alın. Terörist dediğiniz sadece bir yönüyle değil, uyuşturucu teröristleri de var aramızda, gencecik evlatlarımızı, yüzbinleri zehirliyor onlar. Onların teröristten ne farkları var? Onlar da aynı şey… Nasıl oluyor da kilolarca değil, tonlarca uyuşturucu bu ülkeye nasıl giriyor? Ben bunu da soruyorum, buna da kızıyorlar. Devleti yöneten birisi uyuşturucu baronları ile fotoğraf çektirir mi Allah aşkına ya? Fotoğraf çektirir mi?

Kızıyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar, hakaret ediyorlar… Ya biz doğruyu söylüyoruz arkadaş, doğruyu söylüyoruz. Tonlarca uyuşturucu gelecek. Sokaktaki uyuşturucu satıcısı bunun ilk ayağıdır, asıl beyleri yakalayacaksın kardeşim. Onlar da terörist, onlara da terörist muamelesi yapacaksın, onları da tutacaksın, onları da hapse atacaksın, onlara da hiçbir indirim vermeyeceksin. Gencecik evlatlarımız arkadaşlar ya, gencecik evlatlarımız ya… Teröristle ne farkı var bunların? Ellerini kollarını sallayarak geziyorlar ve Türkiye öyle bir noktaya geldi ki, uyuşturucu baronlarının, mafya liderlerinin hesaplaştığı bir ülkeye döndü. Birisi geliyor Afganistan’dan, birisi geliyor Sırbistan’dan, birisi bilmem nereden geliyor, öbürü bilmem nereden geliyor… Türkiye’de oturuyorlar ve kendi aralarında hesaplaşıyor ve birbirlerini öldürüyorlar.

Böyle bir Türkiye’yi kabul etmiyoruz arkadaşlar. Türkiye böyle olmamalı, huzur içinde yaşamalıyız. Terör dediğiniz de bir tane değil değerli arkadaşlarım ve Türkiye zehirliyorlar. Her birimizin sorumluluğu var, her birimizin; özelikle devleti yönetenlerin sorumluluğu var bu konuda. Terör konusunda birbirimizi suçlamamız değil, akılcı politikalar üretmemiz lazım. Bugüne kadar doğru dürüst, akılcı politikalar üretilmedi. Bakın son 20 yıla bakın, Rahmetli Ecevit iktidarı teslim ettiğinde terör bitmişti zaten. Nasıl oldu da bu kadar yeniden ama yeniden bu kadar dallandı, budaklandı? Oturup bunu devleti yönetenlerin düşünmesi lazım.

Terörle mücadele ediyorum, buradan acaba oy devşirebilir miyim? Bu iş oy işi değil, öyle bakarsanız bunu çözemezsiniz. Bu bir insan, bu bir insanlık suçuyla ilgili bir iş. O kadar büyük açmazlar ile karşı karşıyayız ki, çözülmesi lazım bunların, çözülmesi lazım. Birisi bir devleti suçlarken açıkça, terör odağı diye suçlarken, öbürü aynı kişi aynı devletin başkanını karşılıyor, taziyesini kabul ediyor. Nasıl bir anlayıştır bu? Devlet böyle yönetilmez. Devlet dediğin akılla yönetilir, bilgiyle yönetilir, birikimle yönetilir devlet. Devlet liyakatle yönetilir, devlet adaletle yönetilir. Altını bir kez daha çizeyim, adaletle yönetilir devlet. Başka türlü siz devleti yönetemezsiniz.

Maden faciası oluyor, sorumlu? Sorumlu kimse yok. Tren kazası oluyor, insanlar hayatını kaybediyor, sorumlu? Sorumlu ortada yok. Terörist gelmiş geziyor, alanda bakıyor, öğreniyor; nereye gideyim, nereye konuşayım, telefonlar, WhatsApp yazışmaları… Sorumlu? Gene sorumlu yok. Olmaz değerli arkadaşlarım, devlet böyle yönetilmez. Dolayısıyla devletin adaletle yönetilmesi elzemdir.

5 yaşındaki çocuk sınırlarımızın ötesinden atılan bir roketle hayatını kaybediyorsa, o çocuğun vebali bu devleti yönetenlerin omuzlarındadır. Kimse unutmasın bunu. O 5 yaşındaki çocuğun, hayatını kaybeden çocuğumuzun annesinin babasının yaşadığı dramı her birimiz, özelikle devleti yönetenler kendi vicdanlarında ölçüp tartmazlarsa, bu sorunu çözemezler

Değerli arkadaşlarım; tabii güzel şeylerden söz etmek isterim, kim etmek istemez ki? Ama ortam çok karanlık bir ortam. Türkiye’nin buradan çıkması lazım. Şiddeti hayatın her yerinde, her alanında bir şekliyle görüyorsunuz. Bir taraftan terör, bir taraftan uyuşturucu, bir taraftan kadına yönelik şiddet… Ya kadınlardan ne istiyorsunuz arkadaş siz? Hani diyorduk ya cennet anaların ayakları altındadır diye, peki bu şiddet niye? Annelerden ne istiyorsunuz siz, kadınlardan ne istiyorsunuz? Niçin oluyor bunlar?

Bakınız değerli vatandaşlarım, biz parti olarak sorumluluğumuzun gereğini ana muhalefet partisi olarak yaptık, bu konuda bir çalışma yaptık. 5 Aralık 2020’de “Yaşam Hak” diye yani “Yaşam Haktır” diye hem bir internet sitesi hem bir telefon hattı, “444 82 85” numaralı bir hat kurduk ve Türkiye’nin neresinde olursa olsun bir kadın eğer şiddete uğruyorsa ve bir çare arıyorsa ve kendisini yalnız hissediyorsa bu numaraya telefon etsin. Kendisine hem hukuk desteği, hem psikolojik destek vereceğiz dedik. Bugüne kadar 400’ün üzerinde kadın telefon etti ve bunları hem avukat desteği, hem psikolojik destek verildi. Yapması gereken kim? İktidar partisi yapmıyor, yapamıyor, beceremiyor. Biz yapıyoruz, muhalefet partisi olarak, ana muhalefet partisi olarak yapıyoruz. Kendi ülkemizin sorunlarını biliyoruz ve bu sorunları çözmek istiyoruz.

Sadece bunu yapmadık. Yine aynı şekilde bu kadınların işi-aşı olsun diye; bakın sivil toplum örgütleri, meslek odaları, barolar ve yerel yönetimlerle de 125 ayrı protokol imzalandı. Bir kadın şiddete uğramışsa, ayrılmışsa, gidecek yeri yoksa, protokol yaptığımız Ticaret Sanayi Odası o kadına bir iş bulacak ve o kadın geçinecek, o kadın evlatlarına bakacak. Yapması gereken iktidar ama yapmıyor, yapamıyor, beceremiyor. Devleti soyulacak organ olarak gördüğünüz andan itibaren dünyanız değişir.

Hepimiz kentlerde yaşıyoruz, kırsalda yaşayan nüfusumuz çok azaldı. Büyük kentler var, küçük kentler var ama nerede yaşarsak yaşayalım biz de doğanın bir parçasıyız aslında. Güzel bir doğada doğmak isteriz, evlerimizde huzur olsun isteriz. Evlatlarımız, çocuklarımız parklarda olsun isteriz, ağaçlar olsun isteriz, çiçekler olsun isteriz. Ama siz kentin yeşil alanlarını beton ormanına döndürseniz, bu olmaz değerli arkadaşlarım. Gidiyorsunuz İstanbul’da Kemerköy’de bir alanı, büyük bir alanı imara açıyorsunuz. Ya niye imara açıyorsun kardeşim? Ya bu İstanbul’dan hâlâ ama hâlâ intikam almaktan vazgeçmediniz mi ya? Ranttan hâlâ vazgeçemediniz mi ya? Gözünüzü hâlâ para doyurmadı mı, hâlâ para doyurmadı mı gözünüzü? Rant, rant, rant; nereye kadar? Ya mezara götürmeyeceksiniz bunu kardeşim, bu kadar parayı götürmeyeceksiniz ya, bir kefenle gideceğiz ya! Nerede yeşil bir alan var, hemen imara açalım. Ya yapmayın arkadaşlar, İstanbulluya acıyın ya, 16 milyon İstanbullu ya… Yeşil alan yapmak için çaba harcanıyor, bizim belediye başkanlarımız çaba harcıyorlar ama değerli arkadaşlarım bunlar olmuyor. Hâlâ vermişler müteahhitlere, orayı imara açacaklar. Niçin? Çok pahalı daireler olacak, pahalı dairelerden birileri nasiplenecek. Az kaldı, iktidar olduğumuzda ben onlara göstereceğim; hiç endişe etmeyin az kaldı, göstereceğim.

Bir şehirde yaşamanın yolu, o şehirde huzur içinde olmaktır arkadaşlar. Karnım doymalı… Evlatlarımı, torunlarımı almalıyım, gezmeliyim o kenti, güzelliklerini görmeliyim, parkına gitmeliyim. Çocuklar salıncaklarda sallanabilmeli, yeşil bir alanı olmalı. Nerede yeşil var, hemen orayı imara açalım. Ya niçin kardeşim, hangi gerekçeyle? Dünya kadar sorun var bırakmışlar sorunları, 3-5 kişi kazanacak diye, -bakın altını çiziyorum- 3-5 kişi voleyi vuracak diye, kazanacak diye bunun hesabını yapıyorlar. Ya o 3-5 kişinin de Allah balasını versin arkadaşlar! Yapmayın, etmeyin ya, ağaca kıymayın arkadaşlar, ağaca kıymayın ya!

Bütün bunları yaparken devletin polisini kullanıyorlar. Olmaz arkadaşlar, olmaz ya. Polis bizim polisimizdir değerli arkadaşlar, polis rantiyecinin polisi değildir, rantiye sınıfının polisi değildir polis; halkın polisidir, milletin polisidir, devletin polisidir polis. Devletin polisini bir avuç rantiye için kullanıyorsunuz. Olmaz, olmaz… Değiştireceğiz, hiç kimse merak etmesin değiştireceğiz.

Birileri rantı paylaşıyor ama aynı İstanbul’da, aynı Ankara’da, diğer yerlerde de derin bir yoksullukla karşı karşıyayız. Bakın Tarımsal Girdi Fiyatları Endeksi yıllık yüzde 138.5 oldu değerli arkadaşlar. Yani çiftçi gübre alırken, fide alırken, ilaç alırken yüzde 138 bir fiyat artışıyla bunları alacak. Üstüne bir de makul kârını koyacak. Biz bunu yüzde 150’yle ancak tüketebileceğiz. O çiftçinin üstüne yol masrafları binecek, dolar ve avro ile geçilen yolların paraları verilecek. Neden bu zam oluyor diye bağırıyorlar, esnafı suçluyorlar, soğan üreticisini suçluyorlar, domates üreticisini suçluyorlar, diğer yerleri suçluyorlar. Sizin suçlamaya hakkınız yok. Devleti yönetenler kimseyi suçlayamazlar, önlem alırlar önlem; neden bu fiyatlar artıyor, önlem alırlar, tedbir alırlar yani. Birilerini suçlamaya kalkıyorsanız, “ben bir şeyi yapamıyorum ancak ben suçlayabiliyorum” demektir bu. Siz devleti yönetmeyi bırakmışsınız artık. Ne demek ya, yüzde 138’lik zam ne demek arkadaşlar? Bunları biz alacağız daha…

Gazeteler yazıyor, rakamlar da meydanda, peynir fiyatları et fiyatlarını geçti. Süt üreticileri aylardır bağırıyorlardı, mahvolduk diyorlardı ya. Süt sağladıkları inekleri kesime gönderdiler. Daha bu zamlar TÜİK’in zamları, gerçek zamlar bunun çok üstünde değerli arkadaşlarım. Diyorlar ki, “efendim bütün dünyada var bu zamlar, bütün dünyada fiyat artıyor.” Tamam artabilir ama hiçbirisinde yüzde 138’lik bir enflasyon yok arkadaşlar. Avrupa’nın ve OECD’nin zamda 1 numaralı ülkesiyiz. Savaş halinde bakıyoruz Ukrayna’ya, yüzde 35 enflasyon. Savaş halinde Rusya’ya bakıyoruz, yüzde 12. Nasıl oluyor bu? Bizde rakamlar almış başını gidiyor. Önlem: Sadece birilerini suçluyorlar. Suçlayacaksan önce kendi bakanlarını suçlayacaksın.

Bir örnek vereceğim. Özelikle AK Partili kardeşlerimin dikkatle dinlemesini isterim. Tarımsal girdi fiyatları yüzde 226 gübrede oldu sadece. Yüzde 138’di bütün girdilerde ama gübrede yüzde 226. Gübre üreticileri bir kartel oluşturdular, iddia öyle. Şikayet geldi “bunlar maliyetin çok üstünde ve yüksek kârlarla çiftçiye satıyorlar” diye. Rekabet Kurumu bu iddiayı ciddi gördü ve soruşturma açtı. Değerli arkadaş 12 Ağustos 2021’de soruşturma açıldı, 31 Ağustos 2021’de de kendi internet sitesinde soruşturma açtığı bütün gübre fabrikalarının isimlerini de yayınladı. Bunlardan birisi GÜBRETAŞ. Yüzde 25’i borsaya kayıtlı, yaklaşık -tam rakamı vereyim- 800 bin çiftçiye ait bir fabrika bu, yani Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği’ne ait bir fabrika ve bu fabrika da bu gübre fabrikası da yani çiftçiye ait olan bu fabrika da bu kartelin bir parçası. Yani gübreye yüzde 226 zam yapabiliyorlar.

Diyeceksiniz ki, bunların yöneticileri kimdi, bu GÜBRETAŞ’ın yöneticileri kimdi? Kartel ile işbirliği yapan, kendi çiftçisine, yani çiftçinin kurduğu bir fabrikanın çiftçiye kazık attığı bu GÜBRETAŞ’ın yöneticileri kimdi? Değerli arkadaşlarım; Tarım Bakanı Vahit Kirişçi, 25 Haziran 2020’den 4 Haziran 2022’ye kadar 2 yıl GÜBRETAŞ’ın yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. Bakan oluncaya kadar GÜBRETAŞ’ın Yönetim Kurulu üyesiydi. Tarım Bakanlığı’nda Bakan Yardımcısı İbrahim Yumaklı, Ekim 2016’dan 7 Nisan 2022’ye kadar. O da GÜBRETAŞ genel müdürü ve yönetim kurulu üyesiydi. Bu da şimdi şu anda Tarım Bakan Yardımcısı.

Soyguna bakıyor musunuz arkadaşlar? Soyanlara bakıyor musunuz? Çiftçi kazıklayanlara bakıyor musunuz? Şikayet ediyorsun, bakkalı suçluyorsun, çiftçiyi suçluyorsun. Asıl suçlayacağın adamları getirdin, sen onları bakan yaptın yaptın ya! Çiftçiye en büyük kazığı atanları getirdin, bakan yaptın; birisini bakan birisinde bakan yardımcısı yaptın. Kaç AK Partili kardeşim bunu biliyor? Dedim ya, siz siyaseti devleti soyulması üzerine inşa ederseniz, nasıl malı götürürüm diye eğer bir siyaset güderseniz sonuç burası olur.

Bu firmalardan birisi İGSAŞ; “evet biz kartel oluşturduk, kabahatim de var, kusura bakma” dedi. Gitti, Rekabet Kurumu’yla masaya oturdu, 37 milyon 300 bin lira cezayı ödedi ve kartelin dışına çıktı. Diğerlerinin davaları devam ediyor. Bunu araştırın, grup başkanvekili arkadaşlarıma söylüyorum.

Değerli arkadaşlarım; 24 Kasım Öğretmenler Günü. Gazi Mustafa Kemal en çok eğitime önem vermiştir. Çünkü bağımsızlığımızı ilan ettiğimizde okuma yazma oranı %8, %10, %12 civarındaydı; değişik rakamlar var. Kadınlarda binde 8’di. Millet Mekteplerinden başlayarak eğitime büyük önem verdi. Kendisi ilk kez Millet Mekteplerinin baş öğretmeni olarak kabul edildi, 24 Kasım’da o nedenle 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak kutlanır.

Öğretmenlerin ciddi sorunları var. Öğretmen kardeşlerimi sınava soktular. Çoğu arkadaşım, kardeşim sınava girdi. Hiç endişe etmeyin; eğer biz, yani Cumhuriyet Halk Partisi öğretmenleri kamuda daha güzel ve ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmezsek, görevimizi yapmamış oluruz. Öğretmenlerin tamamını Hakimler ve Savcılar Kanunu gibi özel bir yasa çıkararak ayrıcalıklı bir sınıf haline getireceğiz.

Bir öğretmen intihar etmeden önce, borçları dolayısıyla intihar etmeden önce hazırladığı bir mektup değerli arkadaşlar. Borçlarından ötürü, Batman’dan… Değerli arkadaşlarım Feyzullah Yar şikayet ediyor, 7’nci kattan atlıyor borçları dolayısıyla ve intihar ediyor. Bir öğretmeni bu hale düşürmek, 21’inci Yüzyıl’ın Türkiye’sine yakışır mı? Bir öğretmenin ay başını nasıl getiririm diye düşünmesini sağlamak 21’inci Yüzyıl’ın Türkiye’sine yakışır mı? Oysa tam tersi olması lazım, evlatlarımızı teslim ediyoruz. Bizim evlatlarımıza eğitim, öğrenim, güzellik, sevgi, saygı, bilgi, birikim, oyun, düşünme, merakı büyütme… Her şeyi öğretiyorlar öğretmenler ve Mustafa Kemal: “Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da milleti esaret ve sefalete terk eder” diyor. Bugün hangi aile olursa olsun, çocuğunu okula gönderen hiçbir aile eğitim sisteminden memnun değil. Hiç bir aile, hangi görüşten olursa olsun ve coğrafyanın neresinde yaşarsa yaşasın… Bunu düzelteceğiz.

Sevgili anneler sizi anlıyorum, çocuklarınızı iyi eğitmek istiyorsunuz bunu da anlıyorum, iyi bir okula göndermek istiyorsunuz bunu da anlıyorum, öğretmenleriniz çocuklarınız için çırpınsın bunu da anlıyorum ama hiç endişe etmeyin; tamamını yapacağız ve öğretmenleri bu ülkenin baş tacı yapacağız.

Sözleşmeli öğretmen, ücretli öğretmen, kadrolu öğretmen bir de PIKTES öğretmenleri var. Kilis’te birisi sordu bana, “bunlar için ne düşünüyorsunuz?” diye. İlk kez duydum, bunu da itiraf edeyim. Meğer Suriyeli çocukların Türk Eğitim Sistemine Entegrasyonunun Desteklenmesi Projesi’ymiş. Buradaki görev alan öğretmenler de KPSS sınavından alınıyorlar ama hiçbirisinin güvencesi yok. Bunu da bitireceğiz. Kim öğretmense, evlatlarımızı yetiştiriyorsa, hepsini kadrolu öğretmen yapacağız; hiçbir öğretmen yoksulluk sınırının altında aylık almayacak, hepsi yoksulluk sınırının üstünde aylık alacak.

Taşımalı eğitime son vereceğimizi söyledik. Bakınız, ben öğretmenleri ayrıcalıklı kılacağım derken, Erdoğan 2012’de şunu söylüyordu: “Öğretmenlerin 15 saat çalışıp yüksek maaş almaları diğer memurlara haksızlık değil mi?” Bir daha okuyayım, öğretmen kardeşlerim de dinlesinler. 25 Mayıs 2012: “Öğretmenlerin 15 saat çalışıp yüksek maaş almaları diğer memurlara haksızlık değil mi?”

Buradan sesleniyorum: Hiçbir memur, hiçbir çiftçi, hiçbir sanayici, bu ülkede yaşayan hiçbir kişi öğretmenlerin fazla maaş almasından asla ve asla rahatsızlık duymaz. İkili eğitim, birleştirilmiş sınıflar; bunları bitireceğiz. Hatta iki yere okul yapılacak, dedim ki: Bunlar yapamıyorlar, oturun karar verin, okulları bize teslim edin, yerleri teslim edin. Okulları biz size yapacağız, 1 yıl sonra çocuklarımızı güzel okullara göndereceğiz diye. Yapmadılar, onu gayet iyi biliyorum değerli arkadaşlarım.

Eğitim konusunda hiç kimsenin endişesi olmasın. En büyük kaynağı eğitime ayıracağız. Eğitim, bir ülkeye, bir kişiye, bir sınıfa, bir aileye sınıf atlatan en önemli faktördür. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? O zaman hepimizin bilmesi lazım. Hepimiz bileceğiz, güzel şeyler bileceğiz ve çocuklarımız güzel okullarda ve iyi öğretmenler tarafından yetiştirilecek. Biz, onların bilmediği bir kavramı da toplum belleğine sokmaya çalışıyoruz. Yüksek yetenek inşasını yeniden ayağa kaldıracağız ve zeki çocuklarımızı dünyanın her tarafına göndereceğiz. Onlar bizim geleceğimizi, ufkumuzu açacaklardır. Eğitimin ne kadar önemli olduğunu, ne kadar değerli olduğunun farkında bile değiller ama biz eğitime gerekli önemi vereceğiz.

Değerli arkadaşlarım; kısaca dış politikaya da değineyim. Bakın 26.6.2012’de şunu söylemişim; “Dış politika, iç politikadan farklıdır. Boğazınızdaki 9 boğumu unutmayacaksınız, lafı söylerken düşüneceksiniz. Çünkü dış politika, ülkenin tarihinde iz bırakan politikadır” demişim ve Cezayir örneğini vermiştim. Cezayir bağımsızlık savaşını kazandığında, bağımsızlığını ilan ettiğinde Türkiye, Birleşmiş Milletler’de çekimser kalmıştı, bağımsız devlet olarak tanımamıştı yani. Bize kırgınlardı, derin izler bıraktı. Ta ki rahmetli Özal Cezayir’e gidip, Cezayir’den özür diledikten sonra ilişkilerimiz düzeldi. O nedenle dış politika, ülkelerin tarihinde derin izler bırakır. O nedenle diyorum, konuşurken 9 boğumu unutmayacaksınız. Atasözü de şöyle: “Gırtlak 9 boğumdur, 8’ini yut ama birini sadece söyle.” Biz bunu yapmak zorundayız, dış politika böyledir.

Yine 2016’da söylemişim: Dış politika milli olmak zorundadır, her zaman söylerim. Yani iktidar ve muhalefetin beraber karar aldığı bir alandır dış politika. Dış politika konuşurken gırtlağınızda 9 boğum olduğunu düşüneceksiniz. İç politikadaki gibi esip gürleyemezsiniz, yapamazsınız bunu; daha dikkatli, daha özenli konuşacaksınız demişim 2016’da ve 2022 Mayıs ayında; Cumhuriyet Halk Partisi’nin felsefesinde dış politika milli olmak zorundadır. Yani dış politikada iktidar, muhalefet yoktur. Dış politikada bütün bir millet beraber olmak zorundayız demişim. Ama Erdoğan tam bunların tersini yaptı. Bizim İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde dış politika ile ilgili şöyle bir cümle var: “Dış politikayı 180 derece değiştireceğiz” diye. Niçin? Bu dış politika, dış politika değildir? Kişiye endeksli dış politika olmaz. Dış politika, ülkenin çıkarları üzerine inşa edilir. Eğer dış politikada yanlış yaparsanız, dengesiz konuşursanız, hamaset yaparsanız, size bir gün bunun gereğini yaparlar ve siz onların önünde diz çökmek zorunda kalırsınız.

Erdoğan, Mısır Devlet Başkanı için şunu söylüyordu. Uluslararası platformlarda Türkiye’yi saymıyor, Türkiye’de zaten çok söylüyordu. Malum Mısır’daki İhvan’ı da, 4 parmağını da AK Partinin logosu haline getirmişti, meydanlarda, şurada, burada, her yerde söylerdi, yapardı bunu. Yapmayın diyorduk, yapmayın bunları, Türkiye’ye zarar veriyorsunuz diyorduk. Rabia işareti evet… Uluslararası platformlarda sadece Sisi’yi cumhurbaşkanı olarak kabul etmediğini söyledi, “kabul etmiyorum” diyor Sisi’yi. “Benim için Mısır’ın Cumhurbaşkanı Mursi’dir. Birleşmiş Milletlerde onunla aynı masaya oturmadım, oturursam kendimi inkar ederim” diyor. Ne oldu, ne oldu Allah aşkına? Erdoğan’ın benim zoruma giden tarafı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil etmesidir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin itibarını yerle bir etmesidir. Ne demektir? Tükürdüğünü yalamak. Allah kimseye böyle bir şey yaşatmasın…

Kavga etme dedim arkadaş… İç politikada tamam kavga ederiz, eyvallah ne olacak, 3 gün sonra barışır ama dış politika öyle değil. Şimdi ne yaptın? Gidiyorsun, elini sıkıyorsun. Birleşik Arap Emirlikleri için, Suudi Arabistan için, İsrail için, Suriye için neler söylemedin? Şimdi araya aracılar koyuyor, acaba nasıl barışabiliriz diye. Bütün dünya gülüyor arkadaşlar, Türkiye’nin itibarı böyle sarsılmamalı. Bütün devletlerde dışişleri bakanlığı vardır. Dışişleri bakanlığı bürokratları, ayrıcalıklı bürokratlardır, bunların hayatlarının büyük bir kısmı yurtdışında geçer, Türkiye’de değil yurtdışında geçer. Siz rüşvet alanları büyükelçi yaparsanız, bu da böyle konuşur tabi; ne olacak yani?

Evet, gelelim son konuya. Biliyorsunuz değerli arkadaşlarım, Amerika’ya gittim, İngiltere’ye gittim. Amerika’ya gidişimde de, İngiltere’ye de gidişimde de havuz medyasına baktım, fırsatlar aradılar, nasıl karalarız diye uğraştılar, didindiler, bir kara propaganda mekanizması oluşturdular. Tabi onlar ne yapabiliriz, bu gezileri nasıl gölgeleyebiliriz arayışı içindeydiler ama tabii bizim partililer de merak etti. Genel Başkan niye gitti? Biz söyledik, şöyle böyle ama onlar da merak ettiler. Bu kadar sorun varken neden Genel Başkan Amerika’ya gitti, İngiltere’ye gitti, üniversitelerle görüştü, büyük firmalarla görüştü, neden bu görüşmeyi yaptı diye. Onların yaptığı korkudan, bizim yaptığımız meraktandı; biz merak ettik nedir bu diye. Sabredin, 3 Aralık’a kadar sabredin. 3 Aralık’ta yeni bir vizyonu açıklayacağız, yeni bir vizyonu.

Bakın değerli arkadaşlar, Türkiye’nin tarihine şöyle bir bakın; ortalama her 7 yılda bir kriz olur. Bazen bu krizler çok derin olur ve bu krizlerden bir avuç insan çok faydalanır, büyük gelirler vurur ama milyonlar bu kriz nedeniyle büyük mağduriyetler yaşarlar. Türkiye’yi artık bu kriz zincirinden kurtarmamız lazım. Emin olun çok güzel şeyler açıklayacağız, çok güzel. Belli aralıklarla krize giren bir Türkiye değil, sonsuza kadar krizi bitirecek olan bir vizyon açıklayacağız. Sonsuza kadar krizleri bitirmeliyiz.

Ekonomi bakanlarını değiştirdiler, maliye bakanlarını değiştirdiler, bürokratları değiştirdiler, hükümetler geldi-gitti ama krizler bizim hayatımıza hep oldu. Sonsuza kadar bu krizleri bitirmemiz lazım. Türkiye bunu hak etmiyor. Siyaset kurumu da bunun gereğini yapmak zorundadır. O nedenle gittim değerli arkadaşlarım, o nedenle gittim. Vizyonumuz hazır: 3 Aralık… Ekiplerimiz hazır, yatırımcılar hazır, taze para da hazır. Türkiye’yi bu beladan sonuna kadar kurtaracağız. 3 Aralık’ı bekleyin ve asla unutmayın, geliyor gelmekte olan!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu