Yazarlar

Demokratik Sosyalizm’in Evrensel Boyutları

Cezmi Doğaner yazdı...

Kuramsal düşünmek, toplumsal gerçekleri doğru tanıyabilmek, değerlendirmek ve bunları bir bütün içinde görmektir. Ve bundan hareketle da pratik eylem oluşturmak demektir.

Günümüz dünyasının işçi sınıfı ve emekçi halkları politik arenada başlıca iki örgütlü güç tarafından temsil edilmektedirler. Kendilerini Bilimsel Sosyalist olarak tanımlayan ve genellikle ‘‘Komünist Partisi’’ adı adında örgütlenenler ve de tarihsel tanımlama ile ‘‘Sosyal Demokrat Partiler’’ (Politik literetürde sosyal demokrat-demoktarik sol- orta sol-demokratik sosyalistler gibi kavramlar genellikle tabii ki somut koşullar ve bazı ayrılıklar göz önünde bulundurulmak koşullu ile- aynı anlam ve içerikle kullanılıyorlar. Bizde bu kurala sadık kalacağız.)

Kendilerini Bilimsel Sosyalist olarak tanımlayan partilerin ideolojisi ile Sosyal Demokrasinin program ve pratik eylemine egemen olan görüşler arasındaki keskin mücadele son yüzyılın belirgin özelliğidir. Dünya halklarının daha güzel bir yaşam için verdikleri mücadelerde elde edilen başarılar ve yenilgiler bu keskin ikilem ile yakından ilgilidir.

Bu iki politik görüşün de kaynağı tabii ki özellikle Engels ve Marks tarafından bir bilim haline getirilen işçi sınıfının politik ve kültürel birikimidir. Aralarındaki ayrılık 1870’lerde Marks ve Lasalle arasındaki devletin değerlendirilmesi tartışması ile başlar. Marks burjuva devletini burjuvazinin sınıf egemenliğini koruyan bir araç olarak görüp reddederken, Lassallle genelde devleti, burjuvazinin ekonomik ve sosyal iktidarına karşı politik iktidar aracıyla işçi sınıfı için amaçlarını gerçekleştirebilmek yolunda mümkün bir araç olarak görür. Alman Sosyal İşçi Partisinin 1881 Erfurt Programı ile ‘‘revizyonizm’’ kavgası başlar. Eduard Bernstein ‘‘felaket politikası’’ olarak nitelendiği görüşü reddeder. Ona göre işçi sınıfı kapitalizmin çöküşünü beklemek, bu çöküşü hızlandırmak ve de sonra sosyalizmi kurmak gibi bir görüşle yetinmelidir. Parti seçme ve seçilme hakkının tanıdığı olanaklar ile günün birinde olacak olan ‘‘felaketi’’ beklemek yerine, işçi sınıfının politik örgütlenmesini gerçekleştirmeli ve onların demokrasi yolunda eğitmelidir. Parti, işçi sınıfının yükselmesine ve devlet kurumunun demokrasi anlatışına göre yeniden düzenlenmesine imkan verecek tüm reformlar için savaş vermelidir. ‘‘Bernstein, Sosyalizm’in Önkoşulları ve Sosyaldemokrasinin Görevleri,1898″

İşçi sınıfı düşüncesi içindeki bu görüş farklılıkları günün somut koşullarına da bağlı olarak giderek gelişti. Lenin ve Kautsky arasında-sosyalizme geçişin yolları geçiş döneminin sorunları-proletarya diktatörlüğü, parti anlayışı demokratik kazanımların korunması gibi konularda acımasız bir kavga sürdürüldü. 1. Dünya Savaşı ve ertesi yıllarındaki olaylar sonucunda da ayrılıklar kemikleşerek günümüze kadar geldi. Böylelikle işçi sınıfı hareketi iki eğilime (devrimci ve reformist) bölünmüş oldu.

Biz bu incelememizde yalnızca reformist akıma ağırlık vereceğiz. Diğer eğilimi inceleme ayrı ve geniş bir araştırmaya konu teşkil etmelidir.

O dönemlerde proletarya henüz yönetimi ele geçirme görevi ile karşı karşıya değildi, dayanabilecek yaşam koşulları elde etmeyi, kapitalist toplumda tanınmasını ve temsil edilmesini sağlamayı, kendi örgütlerini kurmayı vb. istiyordu.

Sosyal demokrasi bu en önde gelen ihtiyaçların üzerine eğildi, onları yeterli bütünsellikteki reform programlarıyla formüle etti ve kısmen gerçekleşmesini sağladı. İşçi sınıfının politik yönden temsil edilmesi, temel haklarının ve ivedi taleplerinin savunulması sosyal demokrat partilerin eylemlerine egemen oldu. 1914 yılında bu partilerin toplam 3.400.000 üyeye ve yaklaşık 11 milyon seçmene sahiptiler. 1925 yılında üye sayıları 6.300.000’e çıktı. 1975’te bu sayı yaklaşık 20 milyonu bulmakta ve 80 milyon civarında insan seçimlerde sosyal demokratları desteklemektedir. Bugün F. Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Hollanda, Danimarka, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve İskandinavya Ülkelerinde ve Türkiye’de sosyal demokrat partiler işçi oylarının çoğunluğuna sahiptirler.

Sosyal demokrat partilerin programlarında nihai amaç olarak sosyalizm ve temel görüş olarak da Marksist öğreti uzun süre yazılı kaldılar. Fakat pratikte işçi sınıfının acil çıkarları için verilen mücadeleyi, nihai amaç olan sosyalizm için verilen mücadele içinde birleştiremediler. Hatta özellikle 2. Dünya Savaşı ertesindeki soğuk savaş döneminden başlayarak programlarından nihai amaç olan sosyalizmi çıkarmaya, Marksizm ile olan tarihsel bağlarını koparmaya başladılar; Batı Avrupa sosyal demokrat partilerin programları buna birer örnektirler. İçinde yaşadığımız F.Almanya’nın SPD’sinin 1959 Gedesberg programına göre ‘‘temel değerler özgürlük, hakçalık ve dayanışma’’dır. Dem.Sosyalizm’in düşünsel kaynakları ise ‘‘hristiyan ahlak ve töresi (ethik),hümanizm (insalcıllık) ve klasik felsefe’’ ‘dir. Marksist ekonomi ve toplum teorilerinin kaynak olarak gösterilmemesi artık şaşırtıcı değildir! Nihai amaç olan sosyalizm değil, ‘‘yeni ve daha iyi bir toplum düzeni’’ gösterilmektedir. (Bu konuda ayrıca Sosyalist Enternasyonal’in 1962 Oslo Bildirgesine bakınız.)

Hatta bazı sosyal demokrat partiler iktidarda oldukları ülkelerinde sosyalizmin bazı yönleriyle uygulanmaya konmuş olduğunu bile savunmaktadırlar. (Avusturya Sosyalist Partisi yayınlarına bakınız.)

İşçi sınıfı hareketinin iki eğilime bölünmesinin objektif temeli çalışan halkın sınıf mücadelesinin günlük hedefleri ve nihai amaçları arasındaki diyalektik ilişkinin koparılması olasılığında yatar. Bu ilişki, ya nihai amaçların tümüyle bir yana itilip bütün çabaların işçi sınıfının günlük taleplerinin elde edilmesine yönetilmesiyle, ya da tersine, emekçi halkın günlük ihtiyaçları için verilen mücadelenin kenara atılıp nihai amaçların gereğinden daha hızlı koparılmasına fazla ağırlık verilmesiyle bozulabilir.

Her iki durumda da sonuç işçi sınıfı hareketinin strateji ve taktiklerinin bozulması ve giderek tümüyle terk edilmesidir. Aradaki tek fark, birinci durumda reformizmin güçlendiği, ikinci durumda ise sekterlik ve maceracılığın egemen olduğudur.

Bu nedenle sosyal demokrasi ve bilime dayalı sosyalizm arasındaki temel ayrılık, birincinin sömürü (BURJUVA) toplumunu yavaş yavaş ve barışçı yoldan sosyalist topluma dönüştürme niyetiyle sınırlandırılmamalıdır. Zira gerçekten sosyalist düşünceyi benimseyenler barışçı yoldan köklü değişiklikler yapılabileceği olasılığını reddetmezler. Fakat sosyal demokratlar günlük ihtiyaçlar ve parça parça reformlar için yapılan mücadeleyi kendi içinde bir sona vardırırlar.

Yalnızca işçilerin ve tüm çalışanların günlük ihtiyaçları için verilen mücadele ile sosyalizmin zaferi için verilen savaşımı ustalıkla birleştirebilen partilere gerçek devrimci gözüyle bakılabilir.

Sosyal demokrat partilerin reformizm politikalarının önünde ne gibi tehlikeler yattığını, sınırlarını daha geniş bir açıdan aşağıda ele alıyoruz.

‘‘SİSTEMİ DEĞİŞTİRMENİN STRATEJİLERİ’’

Reformist politikanın klasik örneği olarak sosyal demokrasiyi gösterdik. Reformizm nasıl işler-neyi amaçlar-sınırları nedir? Bu konuları biraz irdeleyelim…

Bir politik sistem üç sacayağından oluşur:

1. Devlet yönetimi sistemi

2. Sosyo-ekonomik sistem

3. Kültürel sistem

KONSERVATİZM kurulu olan sistemi korumak ve sağlamlaştırmak ister. Dolayısıyla sistemi stabilize eden bir ideolojisidir.

‘‘Sistem değişikliğinden yana’’ olan politik tavırlar, stratejiler iki ana bölümde ele alınabilirler:

A-Sistemi değişikliğe uğratmak isteyenler,

B-Kurulu sistemi aşarak yeni bir sistem getirmek isteyenler

(NOT: Bu iki kavramı kesinlikle birbirine karıştırmamak gereklidir. Türkiye’de yerleşmiş olan ‘‘düzen değişikliği’’ kavramı aksine bu karıştırmayı bütünüyle içinde taşıyan bir kavramdır. Bu nedenle biz sürekli ‘‘sistem’’ sözcüğünü kullanacağız.)

A-Sistemi değişikliğe uğratmak isteyen politik strateji:

‘‘Sistem değişikliğinden’’ sistemi reformize etmeyi amaçlayan bir politik tavır anlaşılır. Böyle bir tavır,kurulu sistemi korumak isteyen Konservatizm’den ayrıldığı gibi, kurulu sistemin yerine bambaşka bir sistem getirmek isteyen tavırlara karşı da kendini sınırlar.

Sistem değişikliği kurulu olan sistemden hareket eder, fakat yüzeysel düzeltmeler değil de, yapıların dönüşümünü amaçlar. Bu dönüşüm genelde sisteme bağlı, sistemin genel sınırları içinde yürütülür; yani değişiklik sistemin tümünü kapsamaz. Bu belirti değişiklik aynı zamanda sistemin diğer bazı parçalarının da korunmasını beraberinde getirir. Örnek olarak şöyle diyebiliriz: Ekonomik sistemde bir değişiklik yapılır, fakat aynı anda devlet yönetimi sistemi ve kültürel sistem muhafaza edilir.

Böyle bir dönüşüm genellikle şiddete dayalı ve radikal olmaz. Aksine değişikliğin arzu edilmesi ve yapılabilirlik gibi sınırları vardır. Bu yolda en önemli kriterlerden biri değişiklik için kullanılan araçlardır. Yani: ‘‘Amaca giden her yol mubahtır!’’ felsefesi bu sistem değişikliği politakasına ters düşer. Örneğin parlamentodaki bir parti böyle bir değişiklik için parlamenter demokrasiden vazgeçmez. Bu yöndeki bir reform politikası adım adım gider, her an denetlenebilinmelidir ve her zaman gerektiğinde geriye çevrilebilinmelidir. ‘‘Her şeyi en iyi yalnız biz yaparız!’’ düşüncesi yerine, özgürlük prensibine bağlı kalınarak somut bazı kötü koşulların ortadan kaldırılmasına çalışmak bu görüşte egemendir. Sistemi bu şekilde değiştirmeye yönelik ‘‘REFORMİZM’’ adıyla tanımlanır, genelde sosyal demokrat partilerin politik stratejisidir.

SPD Genel Sekreteri P.Glotz’a göre ‘‘reformizm denetim altında sistem değişikliği stratejisidir. ’’(Berliner Stimme GAZETESİ,15.4.72,S,14) Berlin SPD’si şefi H.J.Vogel şöyle der: ‘‘Şu andaki toplum düzenini hangi noktalarda değiştirmek ve hangi noktalarda değişikliklere karşı korumak istediğini her parti açıkca söylemelidir. ’’ (H.J.Vogel,Reale Reformen,Münih 1973)

Reformizmin amaçladığı değişiklikler hiçbir zaman bütünsel değildir, o takdirde devrimci (ihtilalci,revolusyoner) olurlar. Fakat yapılan parça parça değişikliklerin bütün olarak ele alındıklarında tabii ki toplum düzeninin gelişimine ve politik sisteme etki yaparlar.

Fakat günlük politika koşullarında, teknolojinin ve tüm (özellikle gelişmiş kapitalist/toplumların gelişmesi sonucu ortaya çıkan yapılarda ve güç dengelerinde planlanan reformların gerçekleştirilme şansı ve yapılan parça halindeki değişikliklerin sistemin temellerini ne ölçüde sarsabildiği konusu büyük tartışmalara yol açmıştır.

SPD yöneticilerinin kapitalizmin büyüme yıllarında (bolluk yılları) kapitalist güçlerin sloganı olan ‘‘sosyal pazar ekonomisi’’ ne sahip çıkmaları kendilerine yöneltilen (düzenle özdeşleşme) eleştirilerini haklı çıkardıklarını göstermektedir.

Fransız düşünürü Andre Gorz şöyle diyor: Amaçlarını kurulu sistemin rasyonalite ölçülerine, imkânlarına ve politikasına uyduran bir reform reformisttir. Reformizm, sistemin korunması ile bağdaşmayan amaçları ve istemleri ta baştan dışlar. Antikapitalist reformlar ise, istemlerini kurulu sistemde ve düzende mümkün olana göre ayarlama değil, insancıl gereksinimler ve arzuların yerine getirebilinmesi için neler mümkün kılınmalıdır? Politikasıdır. ‘‘ Andre Gorz, Neokapitalizmde işçi hareketinin stratejisi üzerine, Frankfurt,1967) Reformizmin önemli ve temel bir öğesi de ‘‘çoğulculuğun’’ kabul edilmesidir. Hatta bazı sosyal demokrat kuramcılara göre ‘‘çoğulculuk reformizmin devlet teorisidir.’’ (Rohlfes/Körner,Historische Gegenwartskunde, (Tarihsel olarak Bugün),Göttingen 1969,S.269)

Son olarak sağ ve liberal partiler içinde de bir kısım reformcu hareketlerin var olduğuna değinip geçmek isteriz.

1. Reformizm ve Politik Sistemin Özellikleri

Yönetim Sistemi :

-Parlamenter Demokrasi

-Çoğulculuk

-Hukuk Devleti

-Sosyal Devlet

-Çok Partili Sistem v.b.

Sosyo-ekonomik Sistem:

-İnsancıl (liberal)

-Kapitalizm veya Demokratik Sosyalizm

-Yönetime Katılma

-Servet Birikimi

-Karma Ekonomi

-Fırsat Eşitliği

-Öğrenim-Eğitim Reformu

-Sosyal güvence

-Demokratikleşme

Kültürel Sistem:

-Sosyal Liberalizm veya Dem. Sosyalizm

-Dogmatizme karşı olmak

-Rasyonalizm

-İdeolojilerin eleştiri

-Düşüncede çoğulculuk

-Daha fazla demokratik rüştiyet

B-Kurulu sistemi aşarak yeni bir sistem getirmek stratejileri

Bundan kurulu sistemi temelden dönüştürmek isteyen görüşler anlaşılır. Yani böyle bir politikanın yaptığı değişiklikler sistemin tümünü nitelik olarak değiştirir. Bu politikaları da kendi içinden ikiye ayırabiliriz:

B1: Devrim /ihtilal/revolusyon) stratejisi:

Kurulu bir sistemin yerine yeni bir sistem getirmenin geleneksel stratejisi devrimdir. Devrim yalnızca rejim değişikliği demek değildir. Biraz yakından tanımlarsak: Devrimci bir sınıfın adına veya çıkarı için, bilinçli bir hareketin sonucu olarak politik iktidarın ele geçirilmesi ve bununda sonucunda toplumda köklü bir dönüşüm gerçekleştirilmesi demektir devrim. 1789 Fransız Devrimi 1917 Sovyet Devrimi ve 1949 Çin Devrimi gibi.

B2:Kurulu yapıyı aşan reformlar stratejisi:

Bu politika ihtilalci yöntemlerin olmazlığını gören, fakat Marks tarafından tanımlanan nihai amacı göz ardı etmeyen bir politikadır. Sosyalizm adım adım, kurulu sistem yapılarını delip geçen reformlar yoluyla gerçekleştirilebilir. Diğer bir tanımlamayla anti kapitalist yapısal reformlar politikası her şeyden önce kapitalist ekonomik sistemin aşılamasını amaçlar. Marks’a göre alt yapı (basis) dönüşümleri (ekonomide,sosyal yapıda) üst yapıdaki (yönetim sistemi düşünceler) değişikliklerinin ön koşuludur. Bu politikada demokratik yolu yeğler ve ihtilali, bir azınlığın diktasını reddeder. Bu konularda reformizm ile özdeştir.Fakat, reformcular reformları kendi başına bir olay olarak değerlendirirken, bu politika reformları sosyalizmi geçiş aşamaları olarak görür. Marksist teoriyi benimseyen bu görüş sadece parlementer yola bağlı kalmaz, ayrıca toplumun kesimlerini harekete geçirmek (mobilize ederek) onların partilere ve parlamentoya baskı yapmalarına sağlamaya çalışır. Ve böylelikle kurulu sistem ile sınırlı çalışmalar yaratmak ister. Bu nedenle bu stratejiye çifte strateji de denir. Bu stratejiye yöneltilecek sorular-eleştiriler şöyle özetlenebilir:

1)Bir reformun sistemi delip geçtiği hangi ölçeklerle belirlenir?

2)Toplumdaki bazı kesimler reformlara karşı geldikleri takdirde demokratik yol’a bağlılık sürecek midir?

Bu konuda yine Fransız düşünürü Andre Gorz yukarıda değindiğiniz yapıtında şöyle diyor: Reformlarına sosyalist stratejisi ile sosyal demokrat tipi neokapitalist reformculuğu birbirinden üç özellik ayırır:

1)Çeşitli reformlar arasındaki organik bağlantı

2)Hangi sıra ile ve nasıl gerçekleştirildiği

3)İlk reform hareketleri sonucu yaratılan denge bozulmasını, sistemde oluşan yaraları derinleştirmek için yeni eylemler için kullanıp, kullanmama arzusu. Gorz buna örnek olarak İsveç modelini gösteriyor. Gorz ayrıca kapitalizmde sosyalizme yavaş yavaş ve çaktırmadan bir geçiş olamayacağını belirterek, burjuvazinin ekonomik ve politik iktidarı yavaş yavaş dibini oyarak veya parça parça reformlar ile yıkılamaz. Sosyalist bir stratejide yavaş yavaş ilerleyen ve ilerlemesi gereken krizin baş göstermesine ve en son güç gösterisine yol açacak olan süreci başlatacaktır, savını ortaya atıyor. Böyle bir güç gösterisine (son kavgaya) hazırlık olarak sendikaların savaşçıl bir konumu getirilmesi ve toplumda mümkün olan en geniş kitlenin davaya kazanılması ön görülüyor.

2. Kurulu yapıyı aşan reformlar ve politik sistemin özellikleri

“Yönetim Sistemi”

-Parlementer demokrasi

-Dışardan baskı yoluyla partilerin dönüşümü

-Çifte strateji

-Tabandan gelen demokrasi v.b.

“Sosyo-Ekonomik Sistem”

-Daha çok yönetime katılma

-Savaşçıl sendikalar

-Yüksek gelirlilerden daha fazla vergi

-Sosyalleştirme

-Demokratik Planlama

-Sınıf Mücadelesi

-Yaşamın tüm kesimlerinin politize ve mobilize edilmesi

Erek : Sınıflı toplumun aşılması

“Kültürel Sistem”

-Marksizm

-Demokratik Sosyalizm

-Kendiliğindencilik

-Daha fazla sınıf bilinci

-İlerici eğitim-öğretim vb.

C-Diğer Stratejiler:

Özellikle yüksek öğrenim geçliği içinden çıkan sekter stratejiler, örneğin kır gerillası-şehir gerillası, Arnavutçu çizgi, çeşitli ‘‘maolist’’ çizgiler bu incelemenin dışında kalıyor. Son olarak özellikle sosyalist blok ülkeleri komünist partileri tarafından gelişmiş kapitalist ülkeler için oluşturulan, FransızK.P.’sinin de büyük ölçüde katkıda bulunduğu ‘‘tekelci devlet kapitalizmi’’ tezine ve buna karşı oluşturulması istenen ‘‘anti-tekelci birlik stratejisine’’ kısaca değinmeği yararlı görüyorum. Zira bu görüş belirli değişikliklerle 1977’de ülkemizde ‘‘ileri demokrasi-UDC’’ adı altında bi fraksiyon tarafından ortaya atıldı. Bu görüş F. Almanya’da JUSO’ların bir bölümünde de egemendir. Bu görüşe göre (gelişmiş) kapitalist ülkelerde devlet, tekellerin uzun süreli çıkarlarını korumak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla demokratların ve tüm ilericelerin en geniş birliği sağlanarak anti-tekelci bir mücadele ile tekellerin gücü kırılmalı ve toplum ileri bir demokratik düzeye getirilmelidir. Sosyalist devrim işçi sınıfı partilerinin ondan sonraki görevidir.

E- SONUÇ:

Uzun yıllardır Demokratik Sosyalistler olarak ‘‘düzen (sistem) değişikliği’’ sloganına sahip çıktık, kendimize bayrak edindik. Fakat ülkemizdeki olayların gelişme hızı sorunları evrensel boyutlara oturtabilmemize fazla olanak sağlamadı. Federasyonumuzun yeni programını oluşturmak isterken bu eksikliğimizi hem de kitlesel olarak tamamlamamız gerekiyor. Zira demokratik solu dünyada ilk olarak keşfeden bizler değiliz. İnanıyoruz ki, bu tartışmaların ışığı altında Türkiye’deki Demokratik Solu hata ve sevapları ile daha gerçekçi olarak değerlendireceğiz, eksiklerimizi göreceğiz. Ülkemiz için gerekli gördüğümüz politik sistemin sacayaklarını, öğelerini ve bunu gerçekleştirme stratejimizi belirgin olarak ortaya koymak için daha çok mesafe kat etmemiz gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu