Av. Bülent Kılınç: “Siyasetinde Haluk Levent’leri Var”

“Haluk Levent’i ilk olarak 1990’lı yılların başında, Ortaköy’deki rock barlarda tanımıştım. O yıllarda rock müzik, bizim kuşağımız için sıradan bir müzik türü değildi. Sisteme kafa tutmanın, özgürlüğün, serseri ve muhalif ruhun sesiydi. Gerçekten de o dönem kendisini modern, özgürlükçü, solcu ve muhalif olarak gören gençler arasında rock müzik dinlemeyen neredeyse yok gibiydi.
Kendisini ilk kez Ortaköy’deki Sis Bar’da dinlemiştim. Ardından Çapa Tıp Fakültesi’nde okuyan arkadaşlarım, bahar şenlikleri kapsamında onu konsere davet etmişlerdi. Böylece ilk kez Çapa Tıp Fakültesi’nin büyük amfisinde verdiği konseri izleme fırsatı buldum. O gün sahne performansına hayran kalmıştım. Müziğini zaten sevmiştim. Fakat sahnedeki enerjisi, seyirciyle kurduğu bağ ve doğaçlama yeteneği gerçekten çok etkileyiciydi.
O konserden aklımda kalan bir anıyı ise şimdiye dek unutmadım. Amfi tıklım tıklım doluydu. Konserin sonlarına doğru dışarıda en az içerideki kadar insanın kaldığını fark etti. Saatlerce sahnede kalmasına rağmen hiç tereddüt etmeden doğaçlama bir şarkı söyledi.
“Bu amfi çooook küçükmüş… Bu amfi çok küçükmüüüş… Dışarıda dostlarıııımızzz…” diyerek içerideki dinleyicileri dışarı uğurladı, dışarıda bekleyenleri içeri aldı ve hiçbir ücret talep etmeden onlar için de yeniden konser verdi. Bir sanatçının, sırf daha fazla insan müziğini canlı dinleyebilsin diye aynı emeği ikinci kez göstermesi beni gerçekten etkilemişti. O gün yaptığı jesti uzun yıllar takdirle hatırladım.
Fakat sonraki yıllarda kamuoyuna yansıyan çeşitli hukuki süreçler ve hakkında çıkan haberler beni önce şaşırttı, sonra da üzdü. Kumar bağımlılığı, tefecilerin eline düşmesi, ekonomik sıkıntılar nedeniyle içine düştüğü sorunlar ve sahte çek ile dolandırıcılık suçlamalarıyla anıldığı dönemler, gençliğimizde severek dinlediğimiz bir sanatçının bu şekilde gündeme gelmesi bizi gerçekten üzmüştü.
Son zamanlarda toplumun önemli bir kesimi onu yardım faaliyetleriyle, İzmir Marşı söylemesiyle ya da kendisini Atatürkçü, laik ve modern bir kimlikle ifade etmesi üzerinden değerlendiriyor.
Tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Bir insanı gerçekten muhalif yapan şey nedir?
İzmir Marşı söylemesi mi? Kendisini Atatürkçü, laik ve modern olarak tanıtması mı? Yoksa hayatı boyunca ortaya koyduğu siyasi duruş, aldığı riskler ve ödediği bedeller mi?
Hangi emek mücadelesinin içinde yer almış? Hangi dezavantajlı grubun sesi olmuş? Eşit yurttaşlık, demokratik hukuk devleti, özgürlük ve dayanışma mücadelesinin neresinde durmuş? Bu değerler uğruna hangi riski almış, hangi bedeli ödemiş?
Bana göre gerçek muhaliflik, popüler sloganlar atmak, toplumun alkışlayacağı sembolleri sahiplenmek ya da rüzgarın estiği yöne göre pozisyon almak değildir.
Gerçek muhaliflik, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmektir. Güçlünün değil, haklının yanında durabilmektir.
Fakat bana göre bir kişiyi değerlendirirken sadece oluşturduğu imaja değil, geçmişine, hayat çizgisine ve ortaya koyduğu ilkesel duruşa da birlikte bakmak gerekir.
Aslında bu durum yalnızca sanatçılarla sınırlı değil. Politikada da aynı sığlığı, aynı imaj siyasetini ve geçmişlerinde ciddi tartışmalar bulunan kişilerin etrafında sorgusuz sualsiz kahramanlık hikâyeleri yazıldığını görüyoruz. Ne kadar çelişki ortaya konulursa konulsun, ne kadar eleştiri yapılırsa yapılsın, onları görmek ve duymak istemeyen, aksine onlara tarihsel misyonlar yükleyen, kurtarıcı rolü biçen geniş bir kitleyle karşı karşıyayız.
Bunun elbette birçok sosyolojik ve psikolojik nedeni var. Bana göre bunların başında, toplumun önemli bir bölümünün uzun süredir yaşadığı yalnızlık, umutsuzluk ve güvensizlik geliyor. Kendisini çaresiz hisseden toplumlar, çoğu zaman ilkelere değil kişilere tutunuyor. Bir programa değil, bir kurtarıcıya inanmayı tercih ediyor.
Böyle dönemlerde insanlar yeni bir güce, yeni bir lidere, yeni bir kahramana sığınma ihtiyacı hissediyor. Umutlarını o kişide yaşatıyor, onu yüceltiyor ve zamanla olduğundan daha büyük, daha kusursuz ve daha dokunulmaz bir figüre dönüştürüyor.
İşte o andan itibaren gerçeklerin üzeri kalın bir sis perdesiyle örtülüyor. Çünkü insanlar artık gerçeği değil, umut bağladıkları kişiyi savunuyor. Böyle olunca da yüzlerce delil, onlarca çelişki ve sayısız gerekçe bile bu algıyı değiştirmeye yetmiyor.
Buradaki sorun delil yetersizliği değildir. Psikolojik olarak bağ kurulan kişiyi sorgulamak, kendi umutlarını da sorgulamak, bir bakıma hayal kırıklığına uğramak anlamına geliyor. Toplum, hayal kırıklığına uğramamak için gözlerini kapatıyor.
Hiç kuşkusuz siyasetin de kendi Haluk Levent’leri var.
Kimisinin elinde gitar var, kimisinin elinde mikrofon. Kimisi şarkılarıyla, kimisi konuşmalarıyla büyük kitleleri tam da yüreğinden yakalıyor. Sözleriyle, sesinin tınısıyla, coşkusuyla insanların duygularını ve düşüncelerini avuçlarının içine alıyor.
Toplum, sanatçıdaki pürüzleri, kusurları ve geçmişindeki soru işaretlerini görmek istemediği gibi, siyasetin Haluk Levent’lerinin de pürüzlerini, kusurlarını ve çelişkilerini görmek istemiyor. Çünkü toplum, belirli bir aşamadan sonra artık o kişiyi değil, o kişiye bağladığı umutlarını, hayallerini ve beklentilerini savunuyor. O umutları kaybetmemek için de çoğu zaman gerçeklere gözlerini kapatıyor…
Av. Bülent Kılınç
CHP Avcılar İlçe Örgüt Üyesi












